Yıl 1816… Tarihe “yaz yaşanmayan yıl” olarak geçen bir dönem.
Endonezya’daki Tambora Yanardağı’nın bir yıl önceki patlaması gökyüzünü külle kaplamış, Avrupa karanlığa bürünmüş. Haziran olmasına rağmen İsviçre’de gökyüzü kurşuni, hava soğuk ve yağmurlu.

Cenevre Gölü kıyısında bir evde, dönemin efsanevi şairi Lord Byron ve birkaç dostu sığınmış. Kapanan havanın kasvetiyle vakit geçirirken Byron ortaya bir fikir atıyor:
En korkunç hikayeyi kim yazacak?

İşte, edebiyat tarihinin en çok konuşulan eserlerinden “Frankenstein” bu cümleyle doğmaya başlıyor.
Ve o masadaki en genç kişi, henüz 18 yaşında, altı aylık bir bebeğin annesi Mary Shelley, insanın Tanrı rolüne öykünmesinin, yaratmanın ve sorumluluk almanın sınırlarını sorgulayan ölümsüz bir roman kaleme alıyor.


Aydın bir evin kızı

Mary Shelley’nin böylesine genç yaşta bu denli derin bir eser yazabilmesinin sırrı, yetiştiği çevrede saklı.
Annesi Mary Wollstonecraft, 1792’de yayımladığı Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi adlı kitabıyla modern feminizmin kurucu isimlerinden biri.
Ne var ki Mary, doğumdan sadece 10 gün sonra annesini kaybediyor; ama onun fikirleriyle, kitaplarıyla büyüyor.

Babası William Godwin ise Fransız Devrimi’nin düşünsel yankılarını taşıyan, inanç ve otoriteyi sorgulayan bir filozof. Evleri dönemin özgürlükçü düşünürlerinin uğrak noktası. Bu ortama sık gelenlerden biri de ileride Shelley’nin eşi olacak şair Percy Bysshe Shelley.

Eleştirmen Irmak Ertuna Howison, “Mary, klasik anlamda bir ‘hanımefendi’ olarak değil; düşünen, tartışan, yazan bir kadın olarak yetiştirildi,” diyor.
Biyografi yazarı Prof. Fiona Sampson da bu özgür düşünce ortamının, Shelley’ye erkek egemen bir çağda kalemini korkmadan kullanma cesareti verdiğini vurguluyor.


Yaratmanın ve anneliğin gölgesinde

“Frankenstein” yalnızca bir korku hikayesi değil; aynı zamanda bir annelik, kayıp ve sorumluluk hikayesi.
Mary Shelley romanı yazmadan kısa süre önce bebeğini kaybetmiş, yazmaya başladığında ise altı aylık bir çocuğa sahipti.

Prof. Sampson bu durumu şöyle yorumluyor:

“Shelley, gerçekten yaşam yaratma deneyimini yaşamış tek kişiydi. Erkekler yaşamın özünü tartışırken, o bir canlıya hayat vermenin ve ona bakmanın ağırlığını biliyordu.”

Bu nedenle roman, bir “yaratma eyleminin” erkek merkezli bir şekilde ele alınmasının tehlikelerine de dikkat çekiyor.
Prof. Anne K. Mellor’a göre bu yönüyle kitap, bilimin doğayı “fethetme” hırsına karşı feminist bir eleştiri niteliği taşıyor.


İsimsiz bir deha

“Frankenstein; ya da Modern Prometheus” ilk kez 1 Ocak 1818’de yayımlandığında Mary Shelley’nin adı kapağa yazılmadı.
Genç bir kadının böylesi güçlü bir roman yazdığına inanılmayacağı düşünülüyordu.
Eşi Percy Shelley dilbilgisi ve anlatım konusunda editörlük yapsa da eserin her kelimesi Mary’e aitti.
Yine de o dönemde kitabı anonim yayımlamak zorunda kaldı.


Gerçek canavar kimdi?

Popüler kültür “Frankenstein”ı dikiş izleriyle hatırlanan, bilinçsiz bir katil olarak sundu.
Oysa Shelley’nin yarattığı “yaratık”, duygulu, sorgulayan, sevilmeye muhtaç bir varlıktı.
Yaratıcısı Victor Frankenstein tarafından terk edilince, ardından toplum tarafından dışlanınca bir canavara dönüştü.

Howison bu dönüşümü şöyle özetliyor:

“Toplumun reddettiği bir varlık, sonunda o toplumun korktuğu şeye dönüşür.”

Mellor ise romanı şöyle yorumluyor:

“Bu hikâye, bir erkeğin bir kadının rehberliği olmadan yaşam yaratmaya kalktığında neler olabileceğini gösteriyor.”

Yeni uyarlamasında Guillermo del Toro, yaratığın özündeki o insani, merhametli yanları öne çıkararak Shelley’nin orijinal mesajını yeniden hatırlatıyor:
Gerçek canavar, terk edenin ta kendisidir.


İki yüzyıl sonra hâlâ canlı

“Frankenstein” yayımlandığı günden bu yana tiyatrodan sinemaya, çizgi romanlardan dizilere kadar defalarca uyarlandı.
Prof. Sampson’a göre eser hâlâ güncel çünkü insanın varoluş kaygılarına dokunuyor:

“Tanrının ölümünden sonra ‘Hayat nedir?’ sorusuna yanıt arıyordu Shelley. Bugün de aynı soruyu yapay zekâ üzerinden soruyoruz.”

Edebiyatçılar, romanın 19. yüzyıl biliminin doğuşuna dair etik sorularını bugün teknolojik çağda yeniden yaşadığımızı söylüyor.
“Yapay zekânın hakları olacak mı? İnsanlık nereye kadar tanrıcılık oynayabilir?” soruları Shelley’nin hayalet hikayesinden yükselen yankılar gibi hâlâ kulaklarımızda.

Prof. Mellor’un sözleriyle:

“Mary Shelley bir dâhiydi. 18 yaşında insanın yaratma hırsını, yalnızlığını ve sorumluluğunu bu kadar derin anlatabilmek; işte bu yüzden Frankenstein hâlâ ölmüyor.”