“Kedi Uykusu”, rüya ile gerçeğin birbirine karıştığı bir dünya kuruyor. Bu dünyanın kapısını aralarken sizi yola çıkaran şey neydi?
Tuba Ayşe Özgür:
“Kedi Uykusu” aslında bir uyanış romanı. Ama bu uyanış, sabahları gözlerimizi açtığımız türden değil; ruhun karanlık bir yerden geçip kendini yeniden hatırlaması gibi bir şey. Yazmaya başladığım dönemde, zaman kavramı benim için çok kaygan bir hâl almıştı. Bu roman da o bulanıklığın içinden doğdu. Bir kedi gibi… Hem uyanık hem uykuda, hem burada hem başka bir yerde. Romanın adını da bu hâli anlatmak için seçtim: “Kedi Uykusu” yarı uyanıklığın, sezginin ve içe dönüşün simgesi.
Romanınız büyülü gerçekçilik akımıyla anılıyor. Siz bu etiketi nasıl tanımlıyorsunuz?
Tuba Ayşe Özgür:
Büyülü gerçekçilik benim için bir tür değil, bir algı biçimi. Dünyayı olduğu gibi değil, olabileceği hâliyle görmek…
Gerçekliğin içine sihri değil, sezgiyi yerleştiriyorum. Çünkü bazen bir rüya, bir kent kadar gerçektir. Bir aynadaki yansıma, bir insanın yüzünden daha sahici olabilir.
“Kedi Uykusu”nda büyülü olan şey, karakterlerin yaşadığı olaylar değil; onların zamanı ve mekânı algılayış biçimi. Gerçekliğin kırıldığı yerde ben hikâyeye giriyorum.
Romanınızda “uyku” bir metafor gibi işliyor. Neyi temsil ediyor sizce bu uyku?
Tuba Ayşe Özgür:
Uyku, unutmanın ve hatırlamanın sınırıdır. İnsan ne zaman uyursa, kendine dair bir parçayı rüyasında bulur.
Kedi uykusu ise o aralıktır yani tam uyanmadan, tam uyumadan var olmak. Bana göre insan hayatı da böyle bir aralıkta yaşar: ne tamamen rüya, ne tamamen gerçek.
Romanın kahramanı da bu sınırda salınır. Her uykuda başka bir “ben” bulur, her uyanışta bir “ben” kaybeder.
“Kedi Uykusu”nda kimlik, zaman ve bellek temaları çok güçlü. Bu üçlü arasındaki ilişkiyi nasıl kurdunuz?
Tuba Ayşe Özgür:
Kimlik, bana göre bir zamanın değil, bir belleğin ürünüdür.
Zaman akıp gider ama bellek onu büker, eğer, çarpıtır. Roman boyunca karakterim zamanın çizgisel akışına direnir; çünkü kimliğini hatırlamak, zamanı bozmak anlamına geliyor.
Büyülü gerçekçilik de tam burada devreye giriyor: Zaman kırılıyor, kimlik çoğalıyor, bellek ise bir labirente dönüşüyor.
Romanın dilinde bir şiirsellik, neredeyse ritüel duygusu var. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Tuba Ayşe Özgür:
Kesinlikle. “Kedi Uykusu” bir roman olmasının yanı sıra bir büyü metni gibi kurgulandı. Her cümlede sesin, ritmin ve boşluğun bir işlevi olmasını istedim.
Benim için dil, yalnızca anlatma aracı değil; aynı zamanda bir atmosfer yaratma biçimi. O yüzden bazen sessizlik bile bir karakter kadar önemli hâle geliyor.
Bu romanın ritmi, kedinin nefes alışverişine benziyor: yavaş, sabırlı ve sezgisel.
Son olarak: “Kedi Uykusu”ndan sonra yazmaya devam eden biri olarak, bu roman size ne öğretti?
Tuba Ayşe Özgür:
Sabır.
Bir hikâyeyi büyütmek, bir kediyi beklemek gibidir. Ne zaman geleceğini bilemezsin ama geleceğini hissedersin.
“Kedi Uykusu” bana, yazının da bir tür uykuda olma hâli olduğunu öğretti.
Yazarken ben de uyudum, rüya gördüm, kayboldum. Sonra kelimeler beni geri çağırdı.
Yani belki de roman beni yazdı.
Tuba Ayşe Özgür’ün “Kedi Uykusu”, yalnızca bir roman değil; zamanın, belleğin ve kimliğin aynasında salınan bir düş.
Gerçek ile rüya arasındaki o dar eşiği aralayanlar için…





